Dominus Hamshus Olma Yolunda İlk Adım : Staj
Akşamüstü iş çıkışı Ahmet ile bencileyin, "vesikalık foto çekilir" ibareli bir dükkana girdik, "vesikalık foto çektirmek istiyoruz" dedik. Dükkan sahibi fotocu bize şöyle bir baktı, "isterseniz ikinizi birden çekeyim, daha ucuz olur, keser kullanırsınız" dedi. Son derece makul bulduğumuz öneriyi kabul ettik, ancak foto çekimi bir saate yakın sürdü. Bu söylediğimden, çok fotomuz çekildi sonucu çıkmasın, çekilen topu topu bir tek tane foto, o da yanda gördüğünüz hilkat garibesi.
Şöyle oldu: Adam "stüdyo"nun orta yerine bir bank koydu, arka planda birkaç tane spot yakıp bunların ışığını duvara verdi, bankın karşısına ise Amerika'nın son serbest ve hakiki yerlileri Geronimo ve arkadaşlarının tek set fotolarının çekildiği maaakina ile aynı jenerasyondan, arkasında koskoca kapkara bir şalvarı olan üç ayaklı kocaman bir foto makinasını dikti, bize "buyrun banka oturun" dedi. Oturduk.
1985'de, 31 yaşımda, Lassa'nın Malzeme Planlama ve Kontrol Müdürü olduğumun, özetle "müdür" olduğumun ertesi günü, beklentimin aksine, güneş yine doğu'dan doğdu.
Eklediğim fotoda "müdür"ü görüyorsunuz. Yakın planda sol altta "gelen evrak- giden evrak" kutuları (gelen-giden evrak kutuları ile ilgili bir TKY hikayesini, güreş tefrikası misali yazılarım Beksa'nın TKY'ye bulaştığı yıllara kadar ilerleyebilirse, yani o zamana kadar beni halen vurmamış olursanız, anlatacağım, kısmet..., bakalım....) Foto çekilecek diye masanın üzerindeki bütün evrakı toplayıp arka planda gözüken, bayrakların olduğu masanın üzerine düzgün şekilde istiflemişim. Masanın üzerini temizleyip, çalışıyor olduğum belli olsun için önüme bir kağıt, elime de bir kalem almışım. Muhtemelen foto çekildikten hemen sonra bütün evrakı "yerli yerine" geri koymuşumdur ve masa normal hali olan darmandağınık görüntüsüne kavuşmuştur, maalesef "normal halin" fotosu yok.
1992 yılının kış çıkışı ailecenek Belçika’nın Kortrijk şehrine bağlı Zwevegem köyünün “İkiyeldeğirmeni sokağı”na (Tweemolenstraat) taşındık. Eşim ve benim bilmem kaçıncı sefer Belçika’ya gidişimiz, ama ilk Belçika’ya taşınmamız, oğlumuz Kerem(2) için ilk Belçika.
Sokağın girişinde kocaman bir yel değirmeni var. Ama daha beteri, bizim taşındığımız möbleli evin bahçesinde daha da büyük bir yel değirmeni var. Değirmenler tarihi, ahşap ağırlıklı. En hafif bir rüzgarda öyle bir gacırtı gucurtu kopuyor ki, kolaysa aklına korku filmleri sahneleri gelmesin.Oğlumuzu mahallenin kreşine başlattık, tabii ki korkunç bir lisan problemiyle karşılaştık, falan.
Yurtdışına taşınan herkesin başına gelenler. Yurt dışına taşınmak isteyenler için, henüz taşınmamışlara diyeceğim: siz siz olun, yurtdışında bir yerlere sıkca seyahat etmeyi taşınmakla aynı zannetmeyin. Niye böyle dediğimi taşındığınızda anlarsınız.
Türkiye’ye gelir gelmez Beksa İşletmeler Direktörlüğü’nü, Çin’e gitmeye hazırlanan Geert V.H.’dan devraldım. Böylelikle (Bekaert / SH ortaklık dönemi için) Beksa’da çalışan Belçika’lı kalmadı.
Belçika’da olduğum dönem içinde Beksa’da olup bitenden kopmamıştım, onun için hızlı bir devir teslim yapabildik. Geert V.H. Türkiye’den ayrılıp Çin’e gitti yerleşti.
Bekaert Çelik Kord, 1994 yılından başlayarak, sanayi şirketleri standardında çok hızlı sayılabilecek bir hızla, üretim tesislerini Çin’e kaydırdı. 2010 yılı itibariyle Belçika’da Bekaert’in tel ve diğer ürünler üretim tesisleri devam etmekle birlikte, Çelik Kord üretim tesisi olarak çok küçük bir ünite kaldı. Avrupa’da doğru düzgün büyüklükte Çelik Kord üretim tesislerinin biri İspanya’da, biri Türkiye’de. Brezilya’da bir ve ABD’de bir fabrika var, global üretim gücünün yarısından fazlası ise Çin’de, dört büyük ve bir küçük fabrika olarak devam ediyor.
Nisan 2004 itibariyle Athena SH Yönetim Kurulu Başkanlığı’na, Athena’dan boşalan Lastik ve Takviye Malzemeleri SBU Başkanlığı’na da ben getirildim, benden boşalan Beksa Genel Müdürlüğü’ne Tanju U.’getirildi. Birkaç ay sonra da SH’in Otomotiv Grubu da benim sorumluluğumdaki SBU’ya bağlandı. SBU’ya ne isim vereceğimiz konusunda biraz zorluğumuz oldu. Otomotiv Grubu en son katılan olmasaydı Otomotiv SBU’su derdik olurdu. Medya’nın bir kısmı bu ismi vermemiş olsak da işin pratiğine gidip kullandılar, kendilerini de pek suçlayamam. Ancak biz ismi koyarken bazı hassasiyetleri dikkate almak durumundaydık. Sonuçta “Lastik, Takviye Malzemeleri ve Otomotiv SBU’su” dedik. Bu kadar uzun isme bir de kısaltma gerekti, “LTMOG” dedik, nedense çok tuttu.

Turgut Uzer'i 22 Şubat 2011'de kaybettik. Söylenebilecek o kadar çok şey varken, kendisi ve hastalığı hakkında en doğru yazıyı gene kendisi yazmıştı. Sizlerle bu yazıyı paylaşıyoruz.
Aşağıdakiler belki de gerekmedikçe bulaşılmaması gereken bir şeyler(...ki burada çok büyük bir soru işareti var aklımda, ama konu o değil, devam ediyorum...)
Benim fazla bir seçeneğim yok, bu seneki gelişmeler neticesi kendime çizdiğim yolda, benimsediğim kapsamıyla tıbben gerekli bir kafa göz yarmaca.
Bugün sizlere "Negotiation" konusunu satmaya çalışacağım. Aslında biraz zor bir konu ama yardımlarınızla herhalde bir şeye benzetiriz.
Zorluk daha ilk kelimede başlıyor. "Negotiation"un anlamı itibariyle tam karşılığı "müzakere" (dikkat:"pazarlık" değil). "Müzakere" kelimesinin eski bir kelime olduğunu biliyorum, ama ben daha yenisini bilmiyorum.
İkisi de yönetici üst- ast ilişkisinde üst "A" olsun, ast ise "B".
"A"nın bildiği ve oynamayı becerdiği, ancak "B"nin bilmediği ve oynamayı beceremediği saha "beyaz saha" olsun."B"nin bildiği ve oynamayı becerdiği, ancak "A"nin bilmediği ve oynamayı beceremediği saha "siyah saha" olsun. İkisinin de bildiği ve oynamayı becerdiği saha "gri saha" olsun.
Yönetici, eğer yönetici yetiştirmek istiyorsa "gri saha" yaratmalı ve yarattığı gri sahadan planlı şekilde çekilmelidir. Ben buna "yönetimde gri saha prensibi" diyorum.
Türkiye, insan verimliliği konusunda gelişmiş ülkelerden halen epey geride.Neden?
Zannediyorum nedeni Türkiyeye has değil. İnsan kaynağı bolluğu olan korunmuş pazarların ortak özelliklerinden biri olarak görüyorum düşük insan verimliliğini.
Mustafa Kerpişci Ankara Deneme lisesinde öğrenci birliği başkanıymış. Hani lisede insanlar ya "fen", ya da "edebiyat" koluna ayrılırlardı ya, Mustafa'nın lisede hangi "kol"da okuduğunu bilmiyorum ama Mustafa tipik bir "edebiyat kolu" öğrencisiydi.
Kompozisyona, yazı yazmaya, konuşma yapmaya çok yatkındı. Sayılar, algoritmalar, matematik, fizik, kimya gibi "fen" konularını sevmezdi. "Sevmezdi"yi epey bir gönül ferahlığıyla söylüyorum, çünkü "sevmediğini", en azından o sıralar, yani biz ODTÜ Endüstri Mühendisliğinde öğrenciyken, kendisinden defalarca duymuştum. Denebilir ki "o zaman ODTÜ Endüstri Mühendisliği'nde işi ne?". Bunu ben de hep merak etmişimdir.
Bugünkü(03/06) Hürriyet gazetesinin 16.sayfasının sağ üst köşesi: Adana'da açılacak bir konfeksiyon tesisi haberinin, Almanya'nın Thüringen eyaletindeki Mühlhausen'da bu hafta içinde yapılan SEC ("Single End Cord", içinde lastiğin de bulunduğu çeşitli ürünlerde kullanılan bir takviye malzemesi) tesisinin yeni yatırımının açılış töreni sonrasında yapılan fabrika gezisi fotosu ile "süslemek", tipik bir gazetecilik özensizliği. Gazetenin izleyicisi, Almanya'da çekilmiş sanayi ürünü tesisinin fotosuna bakıp Adana'da açılacak konfeksiyon tesisi konusunda bir fikir sahibi olacak, beklenen bu.
"İş günü öncelikleriniz nelerdir?" anlamındaki sorular, "konuşmacı" (moral bozucu bir terim ama bir çok yerde böyle kullanılıyor) olarak gittiğim yerlerde oluşturduğum "faq"(sık sorulan sorular) listesinin üst sıralarından birindedir. Bu sorunun oluşturulması bazen çok renkli cümleler şeklinde olabiliyor:
Bazen safça, bazen hince, bazen de profesyonel bir merakla oluşturulan bu soruları ben, "İş günü öncelikleriniz nelerdir??" soru grubuna sınıflandırıyorum.
